Kamagra 100 mg kamagra 100
Generic Cialis Uk Kamagra Oral Jelly Uk Generic Viagra Uk Viagra Online Uk Cialis Online Uk Cheap Kamagra Uk
BAŞARI ÖYKÜLERİ
Selahattin Zorlu

 “O” gerçekte gerçek milli bir kahramandi. O’da benim gibi köylü idi. Ankara-Nallihan ilçesi kirsalinin en büyük ve fakat güzel yerlesimlerinden biri olan Karaköy’ün köy çocugu büyük sikintilar ve zorluklari yenerek Mülkiyeli olarak mezun olmustu.

Çaliskanligi ve basarilari onu genç yasinda hizli bir yükselisle Maliye Bakanligi Teftis Kurulu Baskanligi’ndan kurtarici olarak Et ve Balik Kurumu’na Genel Müdür olarak atanmisti.

Bu yazi onun onursal yasaminin kismen hikayesi olarak bugünün gençlerine bir örneklem olusturmalidir.

Çok çaliskan, korkusuz ve çok zeki olan Genel Müdür Yigitligi, çaliskanligi ve vatanseverliligi ile kurulusta daha ilk gününden itibaren benzerlerinden farkli bir görünüm ve görüntü veriyordu. Et ve Balik Kurumu en zor dönemlerinden birini yasiyordu. Yilmadi ve bileginin hakki ile basardi.

Lisans, yüksek lisans ve/veya doktora konulari bulmada zorlanan adaylardan ülke sosyal hayatini, köy yasamini konu alacaklara hikayesinin bir belgesel haline konmasinin büyük bir basari getirecegine inanmaktayim. Türk insaninin panoramasini çizmede, degisik perspektifler açisindan belirlenmesi halinde bu yasamdan çikartilacak sonuçlar önemli kaynak olusturacaktir.

Prof.Dr. Ersural SUNER

Selehattin amca, köyümüzde kariyer yapmis, memuriyette en yüksek makam ve dereceye kadar yükselmis bir büyügümüz. Kendisini her ne kadar satirbaslariyla tanisak bile derinlemesine bir bilgiye ve birikime sahip olmadigimiz için, hayat hikayesini ve basarisinin sirrini kendisinden ögrenmek istedik. Ayrica O’nu yakindan taniyan EBK’dan mesai arkadasi
Sn. Prof.Dr. Ersural SUNER beyin yukaridaki satirlari da Selehattin amcamizin ne denli kiymetli biri oldugunu açikça ortaya koymaktadir.

Mehmet DOGANÖZ (Esraflan Mehmet)

Iste kendi anlatimiyla hayat hikayesi :

“Benim kafakagidima göre 1932 senesinde dogmusum. Fakat babam beni 1 yas küçük yazdirmis. Aslinda dogum tarihim 1931.

Babam buraya Beypazari’ndan gelmis. Dedem Gerede’li. Babamin ana tarafi Gelare’li. (Kirbasi) Bir tek babamin büyük annesi Karaköy’lü yani burali. Ana tarafinin biraz tarlasi variyeti var burada. O yüzden buraya gelip yerlesmisler. Rahmetli babam terzi idi.
Ama nasil terzi. Pekte öyle yetenekli bir terzi degil. Pantolon dikmeyi Balikesir’de askerdeyken levazimci bir Ermeni’den ögrenmis. Çocuklar için kisa pantolon modaydi o zaman köylerde. Onun disinda pek bir sey yapmazdi.

Ben Ilkokula köyde basladim. Ilk üç sinifi burada okudum. Ögretmenimiz askere gidince 4. sinifi Beypazari’nda okudum. Babaannem oradaydi. Amcamlarda oradaydi. Iki yilda orada okuyup tamamladim. Ama çok sikintili okudum. Çünkü okula bir saat uzakta Basagaç’ta oturuyorduk. Yaya olarak gelir giderdim. Ilkokul bitiminde amcamlarla bizimkiler epey münakasa etti. Birazda köyü özledigim için kaçip köye geldim. Son 1-2 ayda burada okuyup diploma aldim. Sonra babam beni bir yere göndermedi. Köy Enstitüleri yeni çikmisti. Köyümüzden birkaç kisi gitti isede bitiremeyip geri döndüler. Bir tek bir çobanin kizi olan Zekiye hanim bitirdi ve ögretmen oldu. Köy Enstitüleri iyi degilmis, bit varmis diye babam beni göndermedi. Bir süre babamin yaninda terzi çirakligi yaptim. Üç ayda Kur’an kursuna gittim. Hatim etmeden onuda biraktim. Böylece iki yilim bos geçti.

Sonra birgün Beypazari’nda bir amcam okutmak istedi. Amcam çok cimri olmakla beraber zeki biriydi. Köye gelip babama “Ali aga, bu çocugu bana ver okutayim” dedi. Beni alip götürdü evine. Beypazari’ndan giderken bir aileyle tanistik. “Biz Ankara’da bir gecekondu ev yaptirdik, orada kalin, bizimde oglumuz okudu. Biri yüksek okul mezunu ögretmen, ötekide hala okuyor”  dediler. Amcam olur dedi. Bu Karadenizli aile odaciydi. Evleri iki göz oda ve genis bir ara’dan olusuyordu. Bende bu ara’da otururdum. Yanimda yetim bir oglan vardi.  Sabahtan aksama kadar aglardi. Ben oturup ders çalisirdim. Fakat bana bir asagilik kompleksi geldi. Ulan dedim köyüde çok özledim, Cebecioglu okuluna gidip gelirken simdi kaçip köye gitsem benimle alay ederler. Bak oda gitti okuyamadi geldi derler. Böylece kaçmaktan vazgeçiyordum. Bu hayirsever ailenin yüzünü kara çikarmamak için çok çalisiyordum. Birinci karnem geldi. Basariliydim. Kel Mahmut diye takildigimiz okul müdür muavini karnelerimizi dagitti. Sinifta bir tek ben iftihar tablosuna girmistim. Beni kutladi ve övdü. Sonra ben oldukça motivize olmustum ve hirs gelmisti. Sonraki okul yillarim basarili geçti.

Ortaokulu Ankara’da bitirdikten sonra Bursa Erkek Lisesi’ne kaydoldum. Çok hirsliydim. Birisi benden yüksek not alirsa onu takinti yapar, mutlaka onu geçmek için ugrasirdim.


Lise son sinifta 12 ders vardi. Ortalama puanim 118’di. Zaten azami puan 120 idi. Böyle bir basari ile burayi bitirdim. Sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sinavlarina girdim.


Veterinerlik bölümünü kazandim. Buna biraz kahrettim. Köyden geldik, yine hayvanlarla ugrasmaktan kurtulamiyacagim diye moralim bozuldu.

Tam o zaman gazetelerde bir ilan vardi. Siyasal Bölümüne sözlü ve yazili sinavla adam alacaklardi. Ben sinavlara girip dördüncülükle kazandim. Burada 4 yil okuyup idari subeden de birincilikle mezun oldum.

O zamanlar Federal Almanya hükümetinin basinda Teodor Horsch cardi. O Türkiye’li ögrenciler için yedi kisilik burs kontenjani verdi. Bende talip  oldum. Son siniftaydim. Derslerimin basarili olmasindan dolayi imtihana hacet görmeden beni aldilar. Ötekilerin hepsi asistandi. Tek ögrenci bendim. Pasaportumu aldim. Dar-üs sube mezunuydum. Kaymakamlik statüm olacakti. Yüksek memur olacaktim. Derslerim ve burs notum iyi idi. Simdi ben çok okurdum. Tatillerde, köyde, hasili her yerde. Gürültüsüz oldugu için Köyde derelere, bahçelere, daglara giderdim. Genellikle sinav siralarinda Haziran ayinda buralarda ders çalisirdim. Bunun yaninda her türlü kitap okurdum. Ankara’da Su Sinemasinin yaninda ikinci el ucuz kitap satan yer vardi. Buradan alirdim kitaplarimi. Okudugum kitaplar umumiyetle ögretmenlerimin tavsiye ettigi ders, roman, bati ve dogu klasikleri kitaplariydi. Basit ask romanlar vs. pek okumazdim. Gayri ciddi bulurdum. Okuyacagim kitaplar konusunda çok seçiciydim. Lisede ögle yemegi tatilinde bile kütüphanede siir veya herhangi bir nesir kitabini bitiresiye okurdum. Okudugum kitabin beni bir düsünce ve arastirmaya sevk etmesi önemliydi. Bu arada eski Türkçe’yi de Arap alfabesiyle harekesiz okur duruma geldim. Bunu da kendim ögrendim.

Sonra Heidelberg’e gittim. Ekonomi üzerine burs verdiler. Fakat burs çok düsüktü. Ücret 250 Mark gibi bir seydi. Birde orada fazla bir sey yiyemezdim. Genellikle ucuz diye domuz cigeri ve böbregi çikardi. Parali olan üniversite lokantasindaki her yemekte gözüm kalirdi.


Param olmadigi için alamazdim tabii. Bir yil kaldim, ikinci yil kalmak istemedim. Hem parasi azdi, hem sartlari iyi degildi. Sonra yokluk içinde buraya geldim. Hatta hiç unutamam, Napoli’den vapura bindigimde param hiç kalmamisti. Yanimda ortaokuldan bir arkadasim vardi. O’da Almanya’da okuyordu. Ailesinden çok para geldigi için ona imrenirdim.

Beraberce Istanbul’a geldik. Istanbul’a gelince babam biraz para gönderdi. Istanbul’da bana “Ayniyet memuru oldun, Kayseri’ye gidiyorsun” dediler. Ama benim torpilimde yoktu.


Bu yüzden istedigim Ankara’ya gidemedim. Ama ayni görevle Adapazari’na verdiler. 4 Ay çalistiktan sonra bana maliye müfettisligi teklif ettiler. Ben maliyeci degildim. Sevdigim bir meslekte degildi. Ama parasi iyi dediler. Sonra müfettislik imtihanlarina girip birincilikle kazandim. Üç sene müfettis muavinliginden sonra müfettis oldum.

Tam bu sira askerligim gelmisti. Askere gittim. Askerde de yüksek sorusturma kuruluna çagirdilar. Bu yillar 27 Mayis 1960 ihtilali yillariydi. Kisa dönem askerlikten sonra Almanya’ya turneye gittim. Turneden döndükten sonra 1961 yilinda evlendim. O yillar elde avuçta bir sey yoktu. Babam rahmetlide alinmasin biraz tembeldi. Sinirli ve otoriterdi. Anneme çok çektirdi. Bu yillarda ben çesitli sorunlar nedeniyle 3-5 sefer depresyon geçirdim. Sonrada Adapazari’na maliye müfettisi olarak tayin oldum. 1962 de tekrar Almanya’ya staja gittim. Iki yil sonra döndüm. Dönüste beni Diyanet Islerinden sorumlu devlet bakaninin yanina bas müsavir verdiler. Ben orada Diyanet Isleri Teskilati Kanunu’nu hazirladim. Orada Abdülkadir Karhan diye edebiyatçi profesör vardi. Birlikte gerekçeler hazirlar, meclise gider, bu yasalari verir ve savunurdum. Sonra bakan degisti. Ben ona dini görüslerimi açikladim. Bana “sen diyanet isleri baskan yardimcisi olacaksin” dedi. O zaman tek yardimci emekli bir generaldi. Onu alip bu görevi bana verdiler. Ama ben karsi çiktim. Benim meslegim maliye, Islamiyet zor ve ihtisas gerektiren bir istir dedim. Ben bati ve dogu konusunda klasikler okudugum için dini konularda biraz tolerans sahibiydim. Bana “o halde yeni birini bulana kadar üç ay idare et dedi. Üç ay Diyanet isleri Baskan Yardimciligi yaptim. 1964 te ayrildim.

1970 te tekrar Almanya’ya staja gittim. Simdikilerin KIT dedigi iktisadi devlet tesekkülleri üzerine staj yaptim. Dönüste Ankara’da çesitli komisyonlarda çalistim. Mali tahlil, iktisadi analiz, sermaye tespiti gibi çalismalar yaptim. Bu konularda “genel isletme analizi “ adinda bir kitap yayinladim. Bu kitabi 100 den fazla kitap ve tez okuyarak yazdim.

Sonra Adnan Basar Namoglu özel idarelerden Gelirler Genel Müdürlügü Muavinligine aldi. KIT konusundaki raporlarimi okuyup begendi ve beni devlet tesekkülüne aldi.


38 Yasindaydim buraya Genel Müdür Yaptilar. 2,5 sene sürdü. Burasi çok dedikodulu ve iftirasi bol bir yerdi. Bazi saibeli olaylar olmus. Buraya Ahmet Türker diye dini bütün bir bakan geldi. Inegöllü idi. O bir takim tekliflerde bulundu. Bana devlet fabrikalarinin müdürlügünü teklif etti. Ama bu isler benim prensiplerime ters idi. Anlasamayinca bana birtakim istinatlarda bulunur gibi oldu. Ben istifami verdim, ama kabul etmedi. O devirde Ticaret Bakaniydi, sonra Basbakan oldu. Ikinci defa istifami verince “Istifani kabul etmiyorum” dedi. Bende kabul etmezseniz bu odadan çikmam dedim. Sonra gülerek kararnameyi çikartti ama, Genel Müdürlükten alinma kararnamem çikmadi. Beni yine Maliye Müfettisligine verdi. Kisa bir süre sonra beni Maliye Teftis Kurulu Baskanligi’na getirdi. Bu görevim 3,5 yil sürdü. Bir takim kanun tasarilarinin hazirlanmasinda etkili oldum. Ilk defa KDV kanun tasarisini hazirlayan komisyonun baskaniydim. Ve bu tasarinin esaslarini ben belirledim. Tüm bunlari hazirlarken Avrupa’dan özellikle Almanya’dan uzmanlar getirttim. Bazi yardimcilarimi Almanya’ya bu konuyu incelemeleri için gönderdim.

Sonra Et Balik Kurumu’na (EBK) Genel Müdür olarak tayin oldum. Buradaykende Almanya’dan bu kuruma yardim getirttim. Sincan Et tesisleri projesi, Fatsa Balik Kombine tesisleri konusunda teknik yardim getirttim. Iktisat, vergi ve gümrükler konusunda Dünya Bankasi’ndan uzmanlar getirttim. EBK’dayken pek çok issiz köylümü buraya aldirttim.

Sonra Maliye Gümrük ve Ticaret Basmüsaviri olarak tekrar Almanya’ya gittim. Orada Alman radyo ve televizyon kanallarinda mesleki röportaj ve konferanslara katildim. Burada kaldigim 3,5 yilin sonunda tekrar depresyon hastaligim nüksetti. Çokta yorulmustum. Orada Alman mevzuatini da bilmek gerekiyordu. Bilmeyenlerde vardi ama bilirseniz iyi is çikarabiliyordunuz.

Dönüste tekrar Maliye bakanligi Basmüsaviri olarak çalistim. Buradaki çalismalarim dolayisiyle devlet memur ve isçileri bankamatikle maas ve para çekebilir duruma geldiler.

Böylece 10 senem geçti. Sonra tekrar Maliye Teftis Kuruluna getirildim. Ve çok beklemeden 1993’te emekliligimi istedim. Sonra bir çalisma arkadasimi kiramayarak Kalkinma Bankasi Genel Müdürlügünü kabul ettim. Kisa bir süre çalistiktan sonra ayrildim. Aslinda bu bana göre bir hata idi. Ama paranin sicak yüzü insani çekiyor. Zaten bir arkadas hatirina çalismistim.

Simdi köydeyim ve bir is yapmiyorum. Burada köylülerimin merak ettigi bir husus var.
Ne kadar maas aliyorsun diye soruyorlar. Bende cevaben “talebenin karnesi, kadinin yasi, memurun maasi sorulmaz” diyorum. Ama giderim su kadar dedigimde giderimin üzerinde maasim var saniyorlar. Varsin hemserilerim böyle bilsin. Okuyanlarda para var desinler. Tesvik olur hiç degilse.

Oglum Turgut Zorlu tüccarlik yapiyor. Araba alim-satimi ve çiftçilikle ugrasiyor. Kizim Özge biraz geç dogdu. Aralarinda 17 yas fark var. Oda okuyor. Ben köyün agasi Ismail aganin kizi Seval Basman ile evliyim. Ögrenciyken kendisine Ingilizce dersi verirdim. Bir gün kayinpeder bana “Yahu kizlari okutuyoruz, masraf edip yetistiriyoruz, ama yarin bir ayi alip götürecek” diyordu. Kadere bakki o ayi benmisim.

Simdi köyde ev yaptirdim. Köyümü çok seviyorum. Ama gelgelelim köylülerime biraz kiziyorum. O eski birbirine baglilik, o maneviyat, o dayanisma ruhu maalesef kalmamis.

Bizim gençligimiz pek iyi geçmedi. Alman harbinden yeni çikmistik. Çok yoksulluk vardi. Ama çocukluktanmi nedir, mutlu ve yaramazdik. Ilkokul çaglarimizda bahçe ve bostanlarda kavun-karpuz birakmazdik. Ziyankarlik yapardik. Simdiki gençlik öyle degil.


O eski klasik oyunlar vardi köyde. Seksek, körebe, kemik atmaca oynardik. Simdi yok bunlar, kayboldu gitti. Simdi herkes disarida maasli bir is, ama köyden destekli, köye yakin bir yerde is ariyor. Ben bu konuda da köyüme yardimci oldum. EBK Genel Müdürü iken, köylülerime torpil geçip, ise alarak haksizlik yaptim. Onlarin kimisi simdi emekli bile oldu.

Iste böyle bir hayat geldi geçiyor. Ha birde “Yüksek sevk ve idare kursu okulunda, Amme idaresi ve vergi hukuku” dersleri verdim. Bu konudaki birikimlerimi de kitap haline getirdim. 

Is hayatimdaki en güzel anilarimdan biride, ikinci Abdülhamit Han devrinde kurulan “Maliye Teftis Kurulu Baskanligi’nin Kurulus yilini kutlamakti. 100. Yili benim baskanlik dönemime rast gelmisti. Hatta bununla ilgili bir dergi de çikarttim.

50 Yasimdam sonra sair de oldum. Halk siiri tarzinda bir çok siir yazdim. Bu siirlerimi “Dünya Nimeti” adiyla ve Turgut Kemali mahlasini kullanarak yayinladim.

“Okumak isteyen gençlere tavsiyeniz varmi” diye soruyorsunuz.

Simdi bizim köyün gençleri gurbeti sevmiyor, katlanamiyorlar. Köyü çok seviyorlar, her seyin asirisi zarar tabiiki. Örnegin ben Ankara’da talebe iken, meshur Sefa Oteline komsu köy Uluköy’ den dahi geleni görsem, köyümü özler ve arardim. Yani hepimiz köyü çok seviyoruz ve ariyoruz. Ama bence basarinin anahtari her konuda oldugu gibi gurbet konusunda da sabir ve sebattir.

Bölgemizin köylüleleri köydeyken aslan kesilir. Kasabaya (Beypazari, Çayirhan, Nallihan) gidince düskünlesir. Ankara ve diger sehirlere gidince saskindirlar. Onun için bu tabuyu yikmak gerekir. Sabir ve sebat olursa basari olur. Örnegin ben okumaya ümitsiz gittim.


Çok yabancilik ve gurbet çektim. Öyleki köye dönersemde sinifimi geçerek döneyim dedim. Ama dedim ya sabir sebat her seyin basi. Köyde söyle bir zihniyet var; disariya kasabaya gidip çalissin, köyden destek çikilsin, yani yine köyden yesin içsin. Köyü bir destek bir ihtiyat olarak görüyorlar. Köy onlar için ananevi bir sigorta gibi. Güvenceleri köy oldugu için derslerine sarilmiyorlar.

Ama günümüzde is bulmakta zorlasti, okumakta. Okuyup is bulmak daha da zor.
Benim gençlere tavsiyem, üretime ve yenilige dayali bir is kurmalari. Yada bu yönde meslek edinmeleri. Ama böyle bir is sabir istedigi için bunu pek basaran yok.

Birde herkes isini zanaatini ögrenmek için okumuyor burada. Örnegin sanat okulunda okuyan biri, (Torna, kaynakçilik, elektrik vs.) yaz tatilinde dört ay köyde geziyor. Iste bu olmaz. Meslek ögrenen, daha ögrenmek isteyen biri bir yilda dört ay tatil yapamaz. Pratik yapmasi lazim. Öyle saniyorumki bunda egitim kurumlarimizin da hatasi büyük. Hem okumali hem pratik yapmali. Örnegin benim yegenim elektrik mezunu. Elektrikten anlamiyor. Niye ? çünkü sadece okumus. Teorik var pratik yok, roman okur gibi bir sey. Böyle okumalarin hayata pek getirisi olmaz. Benim oglumda okudu, kolej ve hukuk fakültesinde.

Bana göre iki türlü okuma var :

1- Diploma ve sinif geçme için okumak
2- Hazmederek yani kavrayarak okumak.

Bir seyi  okuyarak ögrenen insan unutabilir. Ama onu kavramissa unutmasi imkansizdir. Örnegin bir adam okumus, doguda bir aganin oglu. Ama hala olumsuz geleneklerini birakamamis. Yani hazmedememis. Iki esli. Ben buna nosyonlu okumak diyorum. Birde bizim bacanak Esref Baysal ve Hüdayi Atasoy gibi okumuslar var. Bunlar kavrayarak ve hazmederek okumuslar.

Simdikiler sinif geçelim tamam diyor. Yanlis. Bence sabir ve sebat etsinler, dayansinlar, öyle okusunlar. Günümüzde her iki türlü de okuyan çogaldi köyümüzde. Bizim zamanimizda yüksek tahsil yapan yok gibiydi. Liseyi bitiren ögretmen oluyordu. Ondan önce bugün ortaokul dedigimiz rüstiyeyi bitirenler olmus. Onlarda cami hocasina gidip üç-dört ayda hatim edip, namaz sürelerini ögreniyorlarmis, tamam. Bununda sonu yok. Herhangi bir meslege hitap etmiyor çünkü.

Simdi görüyorumda köyümüzün yeni gençlerinin tamamina yakini meslek lisesi mezunu. Ama issizler, dahada kötüsü mesleksizler. Bu yüzden de evlenemiyorlar. Köyde kizlarda azaldi. Siz bilirsiniz daha önce köyde ortaokul vardi. 13 ögrencimize karsi 7 ögretmenimiz vardi. Simdi ilkokul bile yok. Çayirhan beldesine tasimali ögretim yapiliyor. Iste köyümüz bu hale geldi. Bizim köyde haci Recep dayi var, bilirsiniz. Bir gün bana “yahu biz ölünce kim yikayacak” diye dert yaniyor. Haci aga merak etme sen o günleri görmezsin dedim. Sekiz ögrenci var köyde. Minibüs kis günleri üç saatte gidip geliyor. Camide sabah namazinda dört kisilik cemaat oluyor bazen. Bizim zamanimizda Beypazari’nda degil lise ortaokul bile yoktu. Siz sanslisiniz.

M.DOGANÖZ : Önceden Almanya’ya giden isçi kafilesinde biraz birikim yapayim, belirli bir tarla parasini kazandiktan sonra geriye dönüp çocugumu okutayim düsüncesi hakimdi. Yeni gelen neslin mantalitesi daha farkli. Bu kardeslerimize tavsiyeniz nedir ?

S.ZORLU : Almanya’ya ilk gidenler biraz maceraci, Amerika’ya ilk giden tipler gibi. Birinci nesil köylülügünü aynen korumus. Tek tük fire versede. Ikinci nesil biraz daha kültürlü. Ama arada kalmis. Bundan sonra gelenler için üçüncü nesil diyorum. Almanya’da bir konferansta ben, bunlar Almancayi bizden daha iyi konusacaklar demistim, öylede oldu. Hatta simdi Alman vatandasligina geçiyorlar.

Almanya’da hayat çok daha zorlasti. Nedense bizim burada tembel haylaz olan, Almanya’da Alman disiplini altinda çaliskanlasiyor. Ama  cimrilik ve tasarruf zihniyeti gittikçe yok oluyor. “Ben burada para biriktirip köyde yiyecegim” diye düsünüyor. Orada 11 ay çile çeker, buraya gelir 1 ayda burada bitirir. Viski, raki, marllbora, içkiler benden diye gösteris yapar. Ama son zamanlarda durum degisti. Sartlar zorlasti Almanya’da.

M.DOGANÖZ : Almanya Euro’ya geçincemi durum böyle oldu.

S.ZORLU : Alakasi yok. Sadece Euro meselesi degil. Eskiden zor isler için Polonyalilari getirirlermis. Birinci Dünya savasindan sonraki durum bu. Ikinci Dünya savasindan sonrada Türkleri getirmeye basladilar. Alman halkinin %10 ‘u akilli, %90 ’i aptaldir. Çünkü %10’u diger %90’i idare der. Isçilere belli bir maas verir, haftada 200 Mark gibi. Bu paralarida barlarda diskolarda yerler. Yilda bir ay tatilleri vardir. Böyle yasadiklari monoton hayati iyi zannederler. Maneviyatlari zayiftir. Dahasi memnundurlar bu hayattan. Ama patronlar için durum ayri. Parayi bu %10 luk kesim götürür. Simdilerde ucuz is gücü diye eski dogu bloku ülkelerden, Afrikadan ve Hindistandan isçi getiriyorlar. Çogu kaçak ve sigortasiz. Ricardo adinda bir Iktisatçi Almanya’nin bu yönünü çok güzel bir sekilde ele aliyor.

M.DOGANÖZ : Köyümüzün geçmisi hakkinda bir arastirmaniz oldumu ?

S.ZORLU : Benim yok. Ancak eski muhtar biraz arastirmis bu konuyu. Simdi Uludere dedigimiz bir köye 4-5 km. uzaklikta, ulusehir diye bir yer varmis. Bir zelzeleden sonra insanlarin çogu buraya, bir kismi da komsu Uluköye gitmis. Köyümüzün eski adi, “Ulukaraköy” müs. Köyümüz önceleri zengindi. Bazi komsu köylerden, çoban, çirak, hizmetkar olarak gelirlerdi. Sonra is sahalari açildi. Sariyar baraji, kömür ocagi, Termik Santrali vs. Insanlar buralara dagildilar. Bu köyün yerlisi çok az aslinda. Ikindi ve ögle kayalari dedigimiz yerlerin eteginde, dere kenarlarinda Hititler ve Bizanslilarin yerleskesi varmis. Burada en çok ta Rum aileler yasiyormus. Nallihan’da harabe halinde birde kilise var su anda. Mustafa Kemal pasa, mübadele kanununu çikarinca göç ettirilmis. Yunanistan ve Balkanlarda gelen bazi Müslümanlar ve Türkler, bazi teknik yenilikler ve kültürel zenginlikler getirmis. Türkler orta asyadan savasa savasa geldiler Viyana kapilarina kadar.
Osmanli’da Türkler savasçi, asker ve çiftçi, Ermeniler duvarci ve insaatçi, Rumlar denizci ve imalatçi, Yahudiler de tüccardir. Köydeki iki camiinin de ustalari Ermenilermis. Simdi Osmanli Türklerinde pek medeniyet sanatkarlik yok. Selçukluda han, hamam, cami vs. medeniyet var. Osmanlida zanaatkarlarin çogu Mimar Sinan gibi devsirme. O’da Ayasofya’yi örnek almis. 

M.DOGANÖZ : Sizin sairlik ve yazarlik yönünüzde var. Anlatirmisiniz

S.ZORLU : Halk siiri tarzinda yazdim. Asik Veysel, Pir Sultan Abdal, Karacaoglan gibi halk ozanlarindan etkilendim. Siirlerimi lirik ve mistik diye ikiye ayiriyorum. Lirik siirlerimde ask,  sevgi, kadin gibi temalar isliyorum. Mistik siirlerimde ise dini yönlü, ama asi olan siirlerim var. Biraz inancimi yansitiyorum. Birazda kaliplarin disina çikiyorum.

Türkiyede sair çok, okuyucu ise az. Bana göre en güzel siir çocugun aglamasi. Yagmurun yagmasi gibi durumlar, yani yazilamayan siir. Mecnuna “Leyla o kadarda güzel degil, niye böyle sizliyorsun” dediklerinde, “Ben gönlümdeki leylaya asigim” demis. Bende bunu dile getirmeye çalisiyorum siirlerimde. Yani Dünya Nimeti adli siir kitabimda.”


1/1/2005

« Geridön